"Bu ülkede herkes kadınsılaşmaktan korkuyor"

Milliyet Sanat'ın mayıs sayısına konuşan Nihal Yalçın "Bu ülkede herkes kadınsılaşmaktan çok korkuyor" diyor....
“Ben, Leyla Taşçı. Bir kamyonetin arkasında tanıştım İstanbul ’la. Derme çatma bir evde yaşadım, küçük yaşta çalışmaya başladım. Evlat oldum, kardeş oldum, eş oldum, anne oldum. Kendimden başka her şey oldum. Ben, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde denk geldiğiniz binlerce kadından biriyim... ‘Hayatımı yazsam roman olur’ derler ya, öyle... Valla...”

Seray Şahiner’in, Serap Uluyol’un "... Kızı" adlı hikayesinden esinlenerek kaleme aldığı "Antabus"un anlatıcı kahramanı Leyla Taşçı’nın hayatı romandan sonra oyun oldu. Erdal Beşikçioğlu’nun genel sanat yönetmenliğinde, Tatbikat Sahnesi’nde seyirciyle buluşan oyunun prömiyeri 24 Nisan’da yapıldı. İlham Yazar’ın yönettiği oyunda Leyla Taşçı karakterini Nihal Yalçın canlandırıyor.

Tek perdelik oyunun müziği Ali Erel’in, ışığı Mustafa Bal’ın imzasını taşıyor. Adını alkolü bırakma ilacından alan "Antabus", şiddetin hayatın içine her geçen gün biraz daha nüfus eden karanlığını anlatan hikâyesiyle insana “Keşke vicdansızlığın da ilacı olsa” dedirtiyor. Nihal Yalçın’la buluşup acı gerçeğin ta kendisi olan oyunu konuştuk...

Leyla'nın hikâyesinin benzerlerine hayatın içinde sık sık rastlıyoruz. Bu ülkede kadın olmak size ne hissettiriyor?

Bu ülkede doğduğumuz andan itibaren korumamız gereken bir şeyle büyüyoruz. Üstelik kimse bize neyi, kimden ve nasıl koruyacağımızı öğretmiyor. Koruyamayıp başımıza bir şey geldiğinde de tıpkı Leyla gibi en yakınlarımıza bile anlatamıyoruz.

Çok saçma! Bekaret olmasaydı kadın-erkek ilişkileri nasıl konumlanırdı acaba? Cinsellik hep tabu, yasaklar evin içinde başlıyor. “Kadınlar gülmesin” diyorlar, hamile kadın sokağa çıkmasın istiyorlar çünkü hamile birini gördüklerinde akıllarına gelen tek şey o kadının cinsel münasebette bulunduğu!


Bütün konuşmalar kadını cinsel obje olarak konumlandırıyor. Özgecan Aslan cinayetinin altında bile “Kadın tek başına minibüse binerse olacağı bu!” mesajı vardı. Ne yapalım, kutularda mı yaşayalım? Bu tablonun içinde kendimi çaresiz hissediyorum, tıkanıyorum. Sürekli “Ben tek başıma ne yapabilirim?” diye düşünüyorum.  

Erkeklere de doğdukları andan itibaren saçma sapan şeyler kodlanıyor. “Göster pipini” diye büyütülüyorlar, “Erkekler ağlamaz”ı duyup duygularını gösteremiyorlar. Romanda da geçiyor, “Eline erkek eli değmemiş” diye bir tabir var. Erkek eli o kadar pis ve kötü ki kadına değmemesi gerekiyor...

Bence asıl kurban erkekler zaten. Dediğiniz gibi doğdukları andan itibaren saçma sapan cümlelerle tanımlanıyorlar ve bunun acısını kadından çıkarıyorlar. Bütün kan bir organlarına pompalanınca kafaları çalışmıyor. Kadın ne kadar güçlüyse, erkek o kadar güçsüz. Kadının kaldırdığı acıyı kaldırması mümkün değil. Ben üçüncü sayfa haberlerini okurken en çok “Bir adamı karısına, kızına, etrafındaki herhangi birine şiddet uygulamaya götüren şey nedir?” diye düşünüyorum. Nasıl bu hale gelebildiklerini anlayamıyorum.

Onu da kadına bağlıyorlar, “Erkekleri kadınlar yetiştiriyor” diye sıyrılıyorlar işin içinden...

Ben bu cümleden çok sıkıldım. Yeter artık! Bir anne tek başına çocuk yetiştirmiyor. Çocuk sokakla temas halinde, okulda gördükleriyle de şekilleniyor. Ayrıca devlet hiçbir zaman kadının kendi istediği gibi çocuk yetiştirmesine izin vermiyor. Kadını da devlet, sistem yetiştiriyor.

Bu ülkede herkes kadınsılaşmaktan çok korkuyor. Kadının inceliğinden, değiştirme potansiyelinden korkuluyor. Kadın isterse dünyayı değiştirir ama bunu yapması için sevmesi gerekir. Leyla kocası için 'tecavüzcüm' diyor, böyle çok kadın var bu ülkede. Sevmediğiniz bir yaratık üzerinize çullanıyor. Sevişmek yok! Bu erkek olma ve iktidar hali hepimizin hayatına sirayet etmiş durumda.

En entelektüel erkek bile bir kadın gördüğünde önce poposuna bakıyor! En çok da kadına şiddet uygulayan hemcinslerine lanet okuyan erkekler yapıyor bunu. Doğdukları andan itibaren erkekliklerini ispat çabasındalar, bu yüzden de kurbanlar. Elbette bunu halledebilmiş erkekler de var ama çoğunluk böyle. 


Bence temel sorunumuz sevgisizlik. Özgecan'ın ailesinin dediği gibi okullarda sevgi dersi verilmeli...

Evet ama kim verecek o dersi, sevmeyi bilmeyenler mi? Aile içi eğitim çok önemli. Benim annem çok katı bir ailede büyümüş. Biz beş kardeşiz. Çocukken bizi çok sevdiğini bilirdik ama sevgisini gösteremezdi. Babamsa vardiyada çalışırdı, eve geldiğinde bizi öpmeden uyumazdı. Lisedeyken annemin bacaklarına yattım ve “Bir kez 'Seni seviyorum' deyip saçlarımı okşamadın” dedim.



 “Saçmasapan konuşma” deyip kovaladı beni. Bugün annem her telefon konuşmamızda bana “Seni seviyorum” diyor. Birileri tabancayı ve öldürmeyi seviyor, bunu nasıl değiştiririz bilmiyorum ama biz kendi küçük alanlarımızda birbirimizi sevip saymalıyız. Ben kadınların içindeki iyiliğe inanıyorum. Kadınlar sokakta dayak yiyen çocuğu evlerine alacak, başkasının çocuğu için de “Evladım” diyecek.

Sistem bundan korkuyor. Bu yüzden kadın sosyal hayatın dışında bırakılmaya çalışılıyor. Üç çocuk isteniyor çünkü kadın çocuklarına kıyamaz, şiddet de görse onlar için katlanır. Sistemin iyilere ihtiyacı yok. Kötülere ve Leyla'nın hikayesindeki gibi susarak kötülüğe ortak olacaklara ihtiyacı var. Biz görür müyüz bilmiyorum ama her şeye rağmen ben insana inanıyorum. Yerküre bizi yutmazsa bir gün iyilik kazanacak.


Kitabı okurken dilindeki mizaha rağmen çok ağladım. Sizin prova süreciniz sancılı geçti mi?

Çok sancılı geçmese de zorlandığım yerler oldu. Romandaki bazı hikâyeleri kullanmadık. Erkek karakterleri Leyla’dan dinliyoruz. Benim için dramatik yanı daha ağır basıyordu. Yönetmenimin erkek olması büyük avantaj sağladı. Bazı sahnelerde İlham gözleri dolarak bana “Onu öyle yapma” dedi. Zaten herkes dolu, bir de öyle oynasaydım, insanlar oyunu seyredemezdi. Seyircinin dayanabilmesi için gülmesi gerekiyordu. Zaten Seray da romanda mizahtan yararlanmış. Gülmek, acıya katlanabilmenin başlıca yoludur. Sevmek ve gülmek sirayet eden şeylerdir. Ne olursa olsun bunlardan vazgeçmemeliyiz.   

HANGİ ADAMDAN ÇOCUK YAPAYIM? 

Leyla ilk öpüşmesini bir heykelle yaşıyor. Günümüzde de çoğumuz bu durumdayız bence. İlişkilerimiz duygudan yoksun...


Duygulardan çok eylemlerle ilgilenmeye başladık. Hayatımızda sadece eylemler ve imajlar var. Kimse kendini açık etmiyor. Hal böyleyken de kimse kimseye ulaşamıyor. Duygularımızı göstermiyoruz. 20'li yaşlarımızda sevdiğimiz insanı kıskandığımızda söylerdik. Şimdi kıskansak da “Kıskanmıyorum” diyoruz. Biri karşımıza geçip “İlişki istemiyorum” dediğinde içimiz aksini söylese de “Ben de istemiyorum zaten” diye yanıt veriyoruz.

Geçenlerde çok sevdiğim bir kız arkadaşım “Erkek avcı, sen avsın. Sürekli kaçacaksın, bir de adama kendini kahraman gibi hissettireceksin” diye akıl verdi bana. Otobanda giderken otomobilinin yağ sinyali yanmış, hemen sevgilisini aramış. “Ben zaten yağ sinyalimin yandığını biliyordum ama gelip beni kurtarmak ona kendini iyi hissettirdi” dedi.



Siz yapabiliyor musun bu tür şeyler?

Hayatta yapamam. Son dönemde karşıma çıkan bütün adamlar “Ben rahat takılmak istiyorum, sorumluluk almak istemiyorum” diyor. Adam rahat takılacak ama senin ne yaptığını, kimlerle görüştüğünü bilecek. Hani açık ilişki yaşıyorduk, hani takılıyorduk hacı! Hayatımda kimse yok ve hal böyleyken galiba hiç de olmayacak. Kendimi çok yalnız hissettiğimde DVD player'ıma dokunuyorum, “Hello” diyor. Ben de “Hello tatlım nasılsın?” diye yanıt veriyorum.   

Leyla “Bırakın, olmuyorsa olmuyor. İlla doğurup ne diye sabinin de hayatını karartıyorsunuz?” diyor. Siz anne olmaya sıcak bakıyor musunuz?

Son 1-2 senedir merak ediyorum ama hangi adamdan çocuk yapayım? Artık “Bir adamla hayatımın sonuna kadar birlikte olayım, birlikte çocuklar büyütelim” gibi bir hayalim kalmadı. Bana imkansız geliyor bu. O yüzden olursa ayrılsak da saygı duyacağım, evladıyla ilgilenecek bir adamdan çocuğum olsun isterim.  

Kaynak: Radikal / Ece Saruhan

 

    :

    :

    :

    :

    ""Bu ülkede herkes kadınsılaşmaktan korkuyor"" hakkında Tweetler

    DİĞER MAGAZİN HABERLERİ